Gerçek Yaşınız Kimlikte Yazan Değil, Nasıl Hissettiğinizdir

İnsanın kimliğini değil, hislerini taşıdığı bir hayatta; yaş sadece rakamlarda kalır, yaşam ise ruhunuzun enerjisiyle yazılır.

Gerçek yaş dediğimiz şey nedir? Kimliğimizde yazan rakam mı, yoksa aynaya baktığımızda içimizden duyduğumuz ses mi? İnsan hayatının belki de en yanıltıcı göstergelerinden biridir yaş. Çünkü insan, ne doğduğu günle sınırlıdır ne de takvimle. Yaş, biraz ruhun enerjisi, biraz zihnin açıklığı, biraz da hayata karşı duruşumuzdur. Bu yüzden çoğu zaman 20 yaşında çökmüş insanlar görürüz; aynı anda 70 yaşında olup da hayata yeni başlamış gibi ışıldayanları da. Fark burada başlar: Gerçek yaş, nasıl hissettiğinizdir.

Toplum bizi sayılarla tanımlamaya çok meraklıdır. Bir dönemde “bu yaşta şunu yaparsın”, “şu yaştan sonra geç olur”, “artık genç değilsin” gibi kalıplarla büyüdük. Bu kalıpların çoğu, yeni bir şey deneme cesaretimizi elimize almaktan başka bir işe yaramadı. Oysa insan, 40’ında meslek değiştiren, 50’sinde aşık olan, 60’ında spor yapmaya başlayan, 70’inde kitap yazan bir canlı. Tarih de bunu defalarca kanıtladı. Einstein teorilerini 20’lerinde geliştirdi ama Picasso en derin eserlerini 80’lerinde çizdi. Hayat hiçbir zaman tek bir yaşta zirve yapmaz; insanın zirvesi, kendini ne zaman hazır hissederse o zamandır.

Ruh gençliği dediğimiz şey, aslında hayata karşı merakı yitirmemektir. Merak eden biri yaşlanmaz. Çünkü merak, beyni çalıştırır, kalbi canlı tutar ve insana öğrenme heyecanı verir. Bu yüzden bazıları yaş aldıkça gençleşir. Çünkü sonunda kimselere kendini kanıtlama derdi kalmaz, hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenir. Bu kabulleniş, insanın bedeninden daha genç hissetmesini sağlar. Tam tersine, 25 yaşında olup da omuzları dünyayı taşır gibi çökmüş insanlar vardır; yılların değil, yüklerin ağırlığında yaşlanırlar.

Bir de “geç kaldım” korkusu vardır. Bu korku, insanın ruhundan gençliğini çalan en tehlikeli duygudur. Çünkü hiçbir şey için aslında geç değildir. Geç olan tek şey, bir ömrü keşfetmeden tüketmektir. Kimlikte yazan yaşı takıntı haline getirip kendini sınırlayanlar, hayata çok erken veda eder; bedenleri değil, hevesleri yorulur. Oysa insan, her sabah yeniden doğma potansiyeline sahip bir varlıktır. Yeter ki kendi hayatının ritmini duymayı bilsin.

Gerçek yaşın hislerde saklı olduğuna dair en güzel örnek, yaşlanınca değişen hayal kavramıdır. Çocukken hayal kurarız, gençken hedef belirleriz, yetişkin olduğumuzda plan yaparız. İlerleyen yaşlarda ise tekrar hayal kurmaya başlarız. Çünkü hayatın döngüsü insanı tekrar sadeleştirir. Sadeleşen insan gençleşir. Fazlalıkları atan, beklentileri azaltan, yaşamı olduğu gibi kucaklayan bir kalp, takvimden çok daha yenidir.

Kimlikteki rakamlar elbette önemlidir; hayatın resmi kaydıdır. Ama insanın gerçek yaşamı, resmi kayıtlarda değil, iç dünyasında yazılıdır. Bizi canlı tutan şey, kaç yaşında olduğumuz değil, kaç yaşında hissettiğimizdir. Kalbimiz 30 yaşında atıyorsa, ruhumuz 25 yaşındaki gibi merakla doluyorsa, zihnimiz 18 yaşındaki gibi öğrenmek istiyorsa kimlikte yazanın bir hükmü kalmaz.

Sonuçta yaş, bir sayı; fakat hissetmek bir seçimdir. İnsan kendini genç hissederse, dünyayla daha cesur ilişki kurar. Eğer hissettiği yaşın hakkını verirse, hayatın hiçbir evresi ona ağır gelmez. Yaşlanmak kaçınılmazdır ama yaş almak bir tercihtir. Gerçek yaşınız, kimliğinizde yazan değil; sabah uyandığınızda içinizden geçen cümledir. Ve o cümle ne kadar güçlü, ne kadar canlı, ne kadar umut doluysa, siz de o kadar gençsiniz demektir.

İnsanın kimliğini değil, hislerini taşıdığı bir hayatta; yaş sadece rakamlarda kalır, yaşam ise ruhunuzun enerjisiyle yazılır.