Sosyal medya, sokak röportajları aracılığıyla toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren bir simülasyon yaratıyor; hakikat duygusunun yerini algoritmaların ödüllendirdiği duygusal tepkiler alıyor.
Eskiden sokak röportajları kamusal nabzı ölçmenin samimi bir yolu olarak görülürdü. Televizyon ekranlarında editörlerin süzgecinden geçerek dengeli bir çerçevede sunulurdu. Ancak dijital çağın, özellikle de TikTok, Instagram Reels ve YouTube Shorts gibi kısa video platformlarının yükselişi, bu formatı köklü bir şekilde dönüştürdü. Günümüzde bu röportajlar, çoğulcu tartışmaları aktarmaktan çok, izlenme ve etkileşim uğruna kurgulanan, manipülasyon ve duygusal tepki üretme amacı güden içeriklere dönüştü. Bu dönüşüm, “hakikat sonrası” olarak adlandırılan çağımızın en görünür tezahürlerinden biridir. Bu çağda bir olayın doğruluğu nesnel kanıtlardan çok, bireylerin hisleri ve inanmak istedikleriyle ölçülür hale gelmiştir.
Sosyal medya sokak röportajlarının en büyük tehlikesi, gerçeği yansıtmaktan ziyade algoritmaların ödüllendirdiği “viral” içerik haline gelmesidir. Röportajı yapan kişiler, çoğu zaman önceden belirledikleri anlatıyı destekleyecek kesitleri seçer; izleyicide öfke, şaşkınlık ya da onay uyandıracak anları bilinçli olarak öne çıkarır. Bir vatandaşın yanlış bir istatistik vermesi veya kameraya öfkeyle tepki göstermesi, videonun yayılma ihtimalini katbekat artırır. Böylece, hakikatin kendisi değil, uyandırdığı duygusal etki ön plana çıkar. İzleyici, beğeniler ve paylaşımlar arasında gerçeğin izini kaybeder. Bu durum, bağlamından koparılmış sözlerle daha da ağırlaşır. Örneğin, bir kişi göçmenlerle yaşadığı zorluklardan bahsettikten sonra onların insani durumuna vurgu yapan bir cümle kurabilir. Ancak sadece ilk kısmın yayınlanması, kişinin sözlerini bütünüyle olumsuz bir tepki gibi yansıtır ve insani duyarlılığını görünmez kılar.
Bu manipülatif içerikler, sosyal medya platformlarının doğasında bulunan “filtre balonları” ve “yankı odalarında” katlanarak büyür. Filtre balonları, algoritmaların kullanıcıların geçmiş tercihlerine göre içerik kişiselleştirmesiyle oluşur. Yankı odaları ise, aynı görüşteki bireylerin kendi fikirlerini sürekli tekrar ettiği dijital ortamlardır. İnsanlar kendi görüşlerini onaylayan içeriklerle çevriliyken, karşıt görüşten olanları yalnızca en öfkeli veya komik halleriyle görür. Bu, “zaten onlar böyle” önyargısını pekiştirir; aidiyet duygusunu güçlendirirken karşı tarafı daha da değersizleştirir ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir. Özellikle mizah kılığına bürünmüş röportaj kesitleri, derin ideolojik saldırılar barındırabilir. Mizah, bir çerçeve işlevi görür ve izleyiciyi meseleleri ciddi bir toplumsal sorun olarak değil, gülünüp geçilecek bir olay olarak algılamaya yönlendirir. Bu durum, eleştirel bakışı devre dışı bırakır ve olumsuz genellemeleri pekiştirir.
Sonuç olarak, sosyal medyada dolaşıma giren sokak röportajları artık halkın gerçek nabzını tutan bir mecra olmaktan çıkmıştır. Demokratik tartışma kültürünü beslemek yerine, önyargıları derinleştiren ve kutuplaştırıcı manipülasyonları körükleyen bir role bürünmüştür. İzleyici, “halkın sesini” dinlediğini sanırken aslında algoritmaların ve içerik üreticilerinin kurguladığı bir simülasyonu tüketmekte, doğru bilgilerin bağlamından koparılarak sunulduğu bir “malenformasyona” maruz kalmaktadır . Bu tablo, sadece Türkiye’ye özgü değil, dijital küresel köyün genel bir sorunudur. Toplumsal diyaloğu tahrip eden bu döngüyü kırmak, ancak bu içeriklerin ardındaki mekanizmaların farkına varmak ve eleştirel bir tüketim bilinci geliştirmekle mümkün olabilir.









