Bu yıl da Türkiye’de hayat, çoğu zaman görünmeyen bir terazide tartıldı. Bir kefesinde taşıdıklarımız, diğerinde taşıyamadıklarımız vardı. Kimi zaman bir başkasının yükünü omuzlarken, kimi zaman farkında olmadan biz başkalarının omzuna yaslandık. Türk insanına özgü o sessiz dayanıklılık, bu yıl da en çok konuşulan ama en az alkışlanan gerçeklerden biri oldu.
Bu yıl kimlerin yükünü taşıdık? Öncelikle ailenin. Emekli maaşıyla hem kendi geçimini hem evladının, torununun açığını kapatmaya çalışan anne babaların yılıydı bu. Gençler iş bulamazken, yaşlılar “yük olmayayım” diye kendi yüklerini iki katına çıkardı. Bir evde üç kuşak yaşıyorsa, aslında üç ayrı ekonomik krizin ağırlığı aynı sofrada buluştu. Türk ailesi, yine devlete ya da sisteme düşmesi gereken yükü kendi içinde bölüştü.
Bu yıl çalışanın yükünü taşıdık. Aynı işi daha az kişiyle yapmaya zorlananlar, artan sorumluluklara karşılık yerinde sayan maaşlarla ayakta kalmaya çalıştı. Fazla mesai normalleşti, yorgunluk sıradanlaştı. “Şükür, işim var” cümlesi bir teselli olmaktan çok, bir susma biçimine dönüştü. Birçok insan, patronun, şirketin, hatta ekonominin yükünü kendi sağlığından vererek sırtladı.
Bu yıl umudunu kaybedenlerin yükünü taşıdık. Umutsuzluk bulaşıcıdır; bir arkadaşın “artık inanmıyorum” deyişi, bir toplumun omuzlarına çöker. Gençlerin gelecek kaygısı, orta yaşın tükenmişliği, yaşlıların “biz bunu hak etmedik” sitemi… Hepsi aynı ruh halinin farklı cümleleriydi. Türk insanı, çoğu zaman başkasının moralini ayakta tutmak için kendi içindeki ışığı kısmayı seçti.
Peki biz kimlere yük olduk? Önce birbirimize. Stresimizi en yakınlarımıza boşalttık, yorgunluğumuzu evin içine taşıdık. Anne babaya, eşe, dosta… Kimi zaman dinlemeyi unuttuk, anlatmayı abarttık. Kendi çözemediğimiz sorunları başkasının sabrına bıraktık. Bu bir suçlama değil; bu, zor zamanların kaçınılmaz yan etkisiydi.
Bu yıl geleceğe de yük olduk. Ertelenen hayaller, ötelenen planlar, “şimdi değil” diye vazgeçilen hedefler… Her vazgeçiş, yarına bırakılmış bir borç gibi birikti. Bugünü kurtarmak için yarını feda etmek zorunda kalan milyonlarca insan, farkında olmadan geleceğin omuzlarına ağırlık koydu.
Ve belki de en çok kendimize yük olduk. Güçlü görünme zorunluluğu, “ben hallederim” inadı, yardım istemeyi zayıflık sanmak… Türk insanının en tanıdık reflekslerinden biri, kendi yükünü küçümseyip başkasınınkini büyütmesidir. Bu yıl da çoğumuz, yorulduğunu kabul etmeden yürümeye devam etti.
Ama tüm bunlara rağmen, bu yılın hikâyesi sadece yüklerden ibaret değil. Çünkü bu ülkede yük taşımak, aynı zamanda birlikte ayakta kalmanın adıdır. Bir çayın paylaşılması, bir borcun sessizce kapatılması, bir telefonla “nasılsın” denmesi… Türk insanı, ağırlaşan hayata karşı yine küçük ama anlamlı dayanışmalarla cevap verdi.
Belki bu yıl şunu daha iyi anladık: Yük taşımak kader olabilir ama yükü tek başına taşımak zorunda değiliz. Asıl mesele, kimlerin yükünü taşıdığımızdan çok, yükü adil paylaşıp paylaşamadığımızdır.










