Şöyle bir bakıyorum da şimdiki zamanlara; ne nimetin şükrü biliniyor ne de yokluğun sabrı. Türkiye’de ve dünyada yapılan araştırmalar, maddi imkânlar arttıkça mutluluk seviyesinin aynı oranda yükselmediğini net biçimde gösteriyor. TÜİK’in yaşam memnuniyeti verileri, gelir artışına rağmen insanların kendilerini “mutsuz” veya “kararsız” hissetme oranlarının yüksek seyrettiğini ortaya koyuyor. Çünkü sorun artık sahip olduklarımızda değil, kaybettiklerimizde.
Ne aldıkları yeniler mutlu ediyor insanları, ne de eskilerden vazgeçebiliyor bir yanları. Psikoloji literatüründe buna “hedonik adaptasyon” deniyor: Yeni olan hızla sıradanlaşıyor, eski ise bir türlü bırakılmıyor. Bu yüzden dolaplar dolu ama ruhlar boş. Ruhlarındaki boşluğu kapatmak için oradan oraya koşturup duruyorlar, alışveriş merkezlerinden sosyal medyaya, kalabalıklardan yalnızlığa savruluyorlar.
Dijitalleşme çağında insan ilişkileri de dönüşmüş durumda. Araştırmalar, yüz yüze iletişimin azalırken ekran başında geçirilen sürenin rekor kırdığını söylüyor. Sonuç ortada: Ne vefaları tam vefa, ne sevdaları eski sevda. Her şey hızlı, tüketilebilir ve geçici. İnsanlar birbirine dokunmadan bağlanmaya, bağlanmadan vazgeçmeye alıştı. Bu yüzden ilişkiler derinleşemiyor, sözler ağır ama duygular hafif kalıyor.
Konuşunca mangalda kül bırakmıyorlar ama ne konuştukları gibi yaşıyorlar ne de yaşadıklarını konuşuyorlar. Sosyal medya profilleriyle gerçek hayat arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor. Herkes mutlu görünmeye çalışıyor ama mutsuz olmaya da her an hazır. Gülümsemeler filtreli, ağlamalar sessiz. Ne gülümsemeleri doğal ne de ağlamaları içli; çünkü duygular bile performansa dönüşmüş durumda.
Dil değişti, üslup sertleşti. Kelimeler tuhaf, ağızlar bozuk, sohbetler yavan. Birbirimizi gerçekten dinlemiyoruz; sadece cevap vermek için bekliyoruz. Bu yüzden ne anlatılanlar anlaşılıyor ne de suskunluklar çözülebiliyor. İnsanlar kendilerini küçük mekânlara kapatıyor; hem fiziksel olarak dar alanlara hem de zihinsel olarak dar düşüncelere. Ne sonbaharda yağmur seviliyor artık ne de baharda papatyalar. Çünkü yavaşlamak, durmak ve hissetmek lüks sayılıyor.
Belki de asıl sorun, bolluk içinde anlam kıtlığı yaşamamız. Her şeye hızla ulaşabildiğimiz bir çağda, hiçbir şeye gerçekten varamıyoruz. Çözüm daha fazlasına sahip olmakta değil; daha azıyla yetinmeyi, şükretmeyi ve sabretmeyi yeniden hatırlamakta. Çünkü insan, ancak kaybettiklerinin farkına vardığında insan kalabiliyor.










